
Bilenler bilir, ne sosyete severim, ne de “cicimli canımlı” sahte aktiviteler… Vaktim olmadığı gibi, afaganlar basıyor bu tip göstermelik dostluk vs. yemeklerinde. (Bir de sahte gülücük dağıtmaktan yanaklarım acımıyor mu!!!!)
“Gitmiyorum” dedim ama çok nadir de olsa kimi zaman, o sevmediğim yemekler bir anda eğlendiğim ve gerçekten de sevdiğim bir evente dönüşebiliyor…

İşte perşembe günü katıldığım, turizm sektöründe, hazırladığı A+ turlar ile, kendinden söz ettiren, Mert Pekpak, Murat Koçak, Hande Oğuz ve Ceren Pekpak’ın ortağı olduğu HMC Travel’ın yine çok sevdiğim bir arkadaşım olan sevgili Esra Üstünkaya’nın oğlu Fabio Suarez’in nefis manzaralı ve şahane mutfaklı Saigon İstanbul’da verdiği davet bu nadir eventlerden bir tanesi.
Yunanistan destinasyonunda hazırladığı ve Mayıs 2016’da şef Elif Tapan’ın gurme danışmanlığını üstlendiği Girit seyahati ile yine Ducan diyetinin uygulandığı Girit Capsis Elite Resort’un tanıtımının yapıldığı event son derece samimi bir atmosferde geçti. Davetliler konusunda bir şey yazmıyorum zira onu zaten dergilerde vs. okursunuz!
Öncelikle Hande’ye buradan bir alkış. Konuşmalar vs. eğilip bükülmeden, uzatmadan kısa ve öz bir şekilde yapıldı. “Neden Girit neden Ducan diyeti” sorularına şık ve hızlı cevaplar verildi, Capsis Elite Resort’un yakışıklı genel müdürü, A+ müşteri kitlesine hitap eden, villa konaklamalı detoks programlarından bahsedip, daha sonra gözüne kestirdiği masalara detaylı briefing verdi. (malum bazı masalar 34 beden ve direkt yılanı boğdum, elmayı yuttum misali cennetten çıkma tazelikte olduğu için, adamcağız uğramaya gerek görmedi herhalde!!!)
Öte yandan HMC Travel’in bloğu (ki son derece kuvvetli kalemler var) lanse edildi. Şimdiden kendilerine başarılar diliyorum.
Gelelim Saigon’a ve yemeklerine…
Aylar oldu bu restaurant açıldı gitmek bir türlü nasip olmadı. “Ha bugün gittim ha yarın gidiyorum” derken, kısmet sevgili Hande Oğuz’un davetiymiş.
Antre olarak, nefis bir körpe ıspanak salatası aldıktan sonra, ara sıcak olarak ravioli geldi. Ricotta peynirli fesleğen soslu ravioli gayet leziz olmasına rağmen, biraz fazla pişmiş buldum ama! şefin bu konuda ikilemini anlarım zira, adam İtalyan usulü yapsa Türkler yemez, Anadolu usülü pişirse o zaman çok pişmiş! diyen tipler dır dır eder (benim gibi). Bir de üstüne bunun, bir davet yemeğinde set menü olarak sunulduğunu göz önüne aldığımda, kendime, “otur oturduğun yerde Cadı” dedim. ! En azından lezzet olarak gayet iyiydi…

Ardından ana yemek seçiminde susamlı somon ve kırmızı şaraplı risotto alternatiflerinden tercihim risotto oldu. Ancak risottoyu beğenmedim. Hiç lafı dolandırmayacağım, fazla değil, bir çatal aldım ve bıraktım.

Bu durumu gören garsonumuz, bir şekilde önümdeki tabağı uçururcasına kaldırıp (önemli not: kimse benim Elegans Cadısı olduğumu bilmiyor, yani adamına göre muamele yok!) “size somon getiriyorum bir de onu tadın” dedi. Normalde somon hiç sevmem ama o kadar içten söyledi ki tamam dedim, getir tadayım…. Balık & şarap benim için en zevkli çiftlerden biridir ama balığı mümkün mertebe, şöyle deniz kıyısında, balıkçıda yemeyi severim. İsviçre otelcilik yıllarından ruhuma kazındı galiba, kesin kurallarım var, kebap kebapçıda, balık balıkçıda, vs. yenir diye. Ama garsonumuzun Akmerkez’in tek tabanca olduğu zamanlarda S Café’nin en iyi garsonlarından biri olması neticesinde, isteğini kırmadım ve getirdiği somonu tattım. Dedim ya çok somon sevmem o yüzden ahkam kesmiyor ve balığın taze olduğunu söyleyip, susuyorum.

Benim somon sevmediğimi idrak eden yılların garsonu bu sefer “size dana yanak getiriyorum bir de onu deneyin” deyince kendime acaba obez miyim de doymuyorum sanıyor herkes dedim.
Neyse şaka bir yana, 10 dk. sonra, yukarıda yazdığım tüm mırın kırınları bir kalemde silen bir tabak geldi önüme !!! Patates püresi yatağında, dana yanak. Nefasetini yeteri kadar yazamam, illa ki tatmak lazım. Ancak neden bu kadar güzel dediğimde, sevgili Fabio, bu etin sanılanın aksine şarapta değil, konyakta marine edildiğini söyleyince anladım normalde kayış misali olan dana etinin nasıl bu kadar yumuşak ve leziz olabildiğini. Hızımı alamayıp, fotoğraf çekmek için tabağımı kaptığım gibi kendimi, Saigon’un muhteşem eski İstanbul manzaralı terasına attım. Bir de arkamdan, yıllardır tanıdığım garson, bu yemeğe bu yakışır diyerek bir kadeh kırmızı şarap ikram etmesin mi???

Normalde kibar kibar iki-üç çatal alıp, tattım bitti deyip, çatalı yere bırakmak gerekirken etiket gereği, tüm tabağı yuttuğum için, tatlıya yer kalmadı diye hayıflanırken, önüme gelen panna cotta a la vanille ile yine elegans çizgimden çıkıp gourmand (dikkat gurme değil gourmande= obur) sıfatına haiz oldum.

Tatlı sonrası aldığım Türk Kahvesi de, mekana yakışır lezzet ve kıvamdaydı.

Masamızda, gerçek elmas vb. değerli taşlarla hazırladığı kreasyonlar ile, mücevher sektöründe ciddi bir isme sahip Fersun Özbek’le tanıştım. Instagram’da fersunozbek hesabında modellerini görebileceğiniz bu tasarımcının üzerindeki elmas küpe ve kolye seti gerçekten de göz kamaştırıcıydı.

Yaza “merhaba” demeye hazırlandığımız şu günlerde tatil planları yapmaya başladık bile… Cadı ile en keyifli en lezzetli destinasyonlar için gözünüz blogda olsun.