
Cadı’nın Gözünden Paris Notları Devam Ediyor…
Paris’te geçireceğiniz her gün sürprizlerle dolu… Başlayan yeni günde yorgunluktan ayağa kalkamayacağımızı sanıyorsanız, fena halde yanıldınız. Sabahın köründe, alelacele devirdiğimiz nespressolarımız sonrası ilk işimiz, kaldığımız dairenin hemen yanındaki metrodan biletlerimizi satın almak oldu. Son derece rahatına düşkün ve çabuk biri olduğum için, metro benim kurtarıcım. Üniversite yıllarımda piri olduğum Paris metrosu sayesinde, onlarca kez gittiğim bu şehirde belki 5 belki 10 defa taksiye binmişimdir. Otomobil ise gerçek bir ceza. Çok sayıda otopark, « Vinci » adlı özel bir firma tarafından işletilmekte ve park ücretleri dudak uçurtan cinsten. Bunun üstüne bir de kımıldamayan trafiği eklediniz mi tamamdır !
Soğuk bir cumartesi günü, kendimizi, dünyaca ünlü butiklerin yer aldığı Rue De Faubourg St. Honoré’ye attık. 1. Bölgenin, güzel restaurantlarından Le Castiglione’da aldığımız öğle yemeğimizde, mekanın ün yaptığı Fransız usulü cheeseburger ve soğan çorbası ile kendimize geldik. Arkasından bir damla sütlü noisette kahvemizi aldıktan sonra ver elini Vendôme Meydanı.

Tuileries… Nam-ı diğer, Kiremithane !
Paris’in en ünlü mücevhercilerinin ve Diana – Dodi ikilisinin son mekanı Ritz Hotel’in yer aldığı meydan, her zamanki gibi cıvıl cıvıldı. Tuileries’nin tam çevresinde yer alan bölge (Bu arada Tuileries, bir çoğunun bildiği aksine lale bahçesi değil, zamanında, kiremit deposu olduğu için, kiremithane anlamındadır.) Paris’in kraliyet binalarını barındırır.

Louvre Sarayı’na beş dakikalık yürüyüş mesafesinde, Molière’in kurulmasına öncülük ettiği ve günümüz klasik tiyatrosunun mihenk taşlarından, Comédie Française, az ilerisindeki 1789 İhtilali’nin giyotin alanı Concorde Meydanı, hep bu çember içinde yer alır.

Fransa’da her şey randevulu…
Fransa Kraliçesi Catherine de Medicis’nin emriyle yapılmış, bugün park olarak kullanılan Jardin des Tuileries’nin hemen karşısında yer alan dünyaca ünlü çay salonu Angelina’nın önündeki kuyruk, pazar sabahı için bize istikametimiz konusunda hemen bilgi verdi. Aklınızda bulunsun, Fransa’da her şey randevulu… Banka, postane, kuaför, oto yıkama, aklınıza ne gelirse önceden randevu alın rahat edin. Biz de rezervasyonumuzu pazar sabahına yaparak, Paris sokaklarını arşınlamaya devam ettik.
Avrupa kıtasının en eski İngiliz kitapçısı, Galignani, benim gibi bir kitap kurdu için bulunmaz bir cennet. 1856 yılından bu yana Rue Rivoli 224 numarada yer alan, İngilizce ve Fransızca her konuda eseri bulabileceğiniz bu kitapçının içinde, resmen zevkten dört köşe oldum.


Bir cumartesi akşamüstü ritüeli… Hotel Costes’da şampanya!
Minik bir kitap alışverişi sonrası, yağmurun da hafif hafif çiselemeye başlamasıyla, en sevdiklerimden olan Hôtel Costes’a geçtik. Costes familyası, gece hayatı müdavimleri tarafından gayet iyi bilinen bir ailedir. Dünyanın çeşitli yerlerinde mekanları olan bu ailenin, Rue Faubourg St. Honoré’deki oteli Hotel Costes’da akşamüstü şampanyamızı almadan bir cumartesi olmayacağını bildiğimizden, kendimizi otelin şöminesinin başına attık.


14.Louis Dönemi’ne hoş geldiniz…
Akşam yemeğimiz için, tipik bir Fransız restaurantı arayışımız, yine 1. Bölgede yer alan Auberge St. Roch’da son buldu. Cumartesi akşamı olmasına rağmen, Şubat ayının son haftasında Paris’in en sakin zamanı olması nedeni ile, kolayca yer bulabildik. Ortaçağ’dan kalma bir binanın içinde yer alan restaurant, kapıdan içeri girer girmez, bizi sanki bir anda 14. Louis dönemine ışınladı.

Eski Fransa’da burjuva sınıfının yemeklerini yediği, içinde hem han hem de restaurant olan bu işletmelerde kısıtlı ama leziz mönü, tahta masalar ve tatminkar şarap kavı omazsa olmazlardan. Porsiyonlar da dönem porsiyonu yani şu nouvelle cuisine akımının tam tersi, 25 cm. suplalı tabak içinde fındık büyüklüğündeki diş kovuğu doldurmaz yemeklerin aksine, antre almayı gerektirmeyecek ölçülerde.
Tercihimiz, az pişmiş Salers usülü antrkot ve bir tür frenk soğanı Ciboulette’li krema soslu dana madalyonları şeklindeydi. Yanında yeşil fasulye ve taze patates sote ile servis edilen yemeklerimize, Bordeaux bölgesi St. Emillion teruarından Château Haut-Gazau eşlik etti. % 85 merlot ve % 15 Cabarnet Franc üzümlerinden mamul bu şarap, 13 aylık Fransız meşe fıçılardan bekletilmiş ve Grand Vin Bordeaux klasmanına ait harika bir seçim oldu.

Tabii karnımız doydu ama gözümüz doymadığından, aşçının tavsiyesi ile, görünüşü ilk bakışta hiç de bizi tatmin etmeyen ama bir kaşık aldıktan sonra mest eden tatlılara sıra geldi. Fondant au chocolat (bir nevi çikolatalı ılık sufle) ve ev yapımı profiterolla yemeğimizi sonlandırdık.

Yemeğimiz bir hayli geç bitmesine rağmen, bir cumartesi akşamında eve girmenin şanımıza yakışmayacağına kanaat getirerek, kendimizi tekrar yollara vurduk.
Metro saatlerini geçirdiğimizden, yağmurun kesilmesini fırsat bilerek, Seine Nehri kıyısında yaklaşık 15 dakikalık nefis bir yürüyüşle 6. Bölgeye vardık. Artık biliyorsunuz, ciddi bir hayvanseverim. Seine Nehri kenarında, ağaç diplerinde oynaşan sincaplara şefkat göstermek için hamle yaparken, arkadaşımın « bunlar sincap değil fare » demesiyle kendime geldim. Zamanında Avrupa’daki Büyük Veba salgının baş kahramanları belli ki hala krallıklarını dünyanın en güzel başkentinde sürdürüyorlar.

Odéon Meydanı’nda, daha önce eleştirilerini okuduğum Le Hibou son durağımız oldu. İki kata yayılan ve sıcak iç dekorasyonu ile göz dolduran Le Hibou’nun ısıtmalı terası da ayrı bir keyif. Ambiyans olarak, elit ve genç bir kitleye hitap ediyor. Servis güleryüzlü. Geç saatlere kadar da açık (hatfasonları). Yemekleri konusunda çok da pozitif duyumlar almadığımdan ve artık gram yer kalmadığından, son içkilerimizi de alarak geceyi sonlandırdık.
Pazar günü yine Paris sokaklarında görüşmek dileğiyle…


